Döviz piyasalarındaki hareketler çoğu zaman yalnızca finans ekranlarının konusu gibi görülür. Ancak bazı kur dalgalanmaları ve müdahaleler vardır ki, etkileri piyasaların çok ötesine geçer. Son günlerde Japon yenini desteklemek amacıyla Japonya'nın attığı adımlar ve ABD'nin buna verdiği destek, yalnızca bir para birimini koruma çabası değil; küresel ekonomik dengeler açısından da dikkatle izlenmesi gereken bir gelişmedir.

İlk bakışta mesele, Japon yeninin dolar karşısında aşırı değer kaybetmesi gibi teknik bir kur sorunu olarak görülebilir. Ancak bunun arkasında son yılların en belirgin ekonomik çelişkilerinden biri yatıyor. ABD, yüksek enflasyonla mücadele etmek için faiz oranlarını uzun süre yüksek tuttu. Japonya ise yıllardır düşük faiz ve bol likidite politikasıyla ekonomisini desteklemeye çalıştı. İki ülkenin para politikaları arasındaki makas açıldıkça yatırımcılar daha yüksek getiri sunan dolara yöneldi. Bunun sonucunda yen, dolar karşısında son yılların en düşük düzeylerinde işlem gördü.

Japonya açısından bu yalnızca bir kur problemi değildi. Enerjisini ve hammaddesini büyük ölçüde ithal eden bir ülke için zayıf para birimi, daha pahalı bir yaşam anlamına geliyor. Elektrikten akaryakıta, gıdadan sanayi üretimine kadar birçok alanda maliyetler yükseliyor. İhracatçı şirketler kısa vadede avantaj elde etse de, yükselen ithalat maliyetleri bu kazancı toplumun geneline yaymayı zorlaştırıyor.

İşte bu noktada Japonya Maliye Bakanlığı döviz piyasasına müdahale etti. Dolar satıp yen alarak piyasalara açık bir mesaj verdi: Yenin kontrolsüz değer kaybına izin verilmeyecekti. ABD de bu müdahaleye karşı çıkmak yerine destekleyici bir tutum sergiledi. Çünkü Washington, serbest piyasa ilkesini savunsa da finansal istikrarın tehdit altında olduğu dönemlerde koordineli hareket etmenin önemini biliyor.

Tarih, döviz piyasalarına yönelik bu tür müdahalelerin yeni olmadığını gösteriyor.

1985 yılında imzalanan Plaza Anlaşması, modern finans tarihinin en önemli kur müdahalelerinden biri olarak kabul edilir. O dönemde sorun bugünkünün tersiydi. Dolar aşırı değerlenmiş, Amerikan ihracatı rekabet gücünü kaybetmiş, dış ticaret açığı hızla büyümüştü. ABD, Japonya, Batı Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık ortak hareket ederek doların kontrollü biçimde değer kaybetmesini sağladı.

Kısa vadede hedeflenen sonuç alınmıştı; ancak uzun vadede beklenmeyen sonuçlar ortaya çıktı. Güçlenen yen, Japon ihracatını zorlayınca Japonya faizleri düşürdü ve kredi genişlemesine gitti. Bunun sonucunda büyük bir varlık balonu oluştu. Gayrimenkul ve hisse senedi fiyatlarının aşırı yükselmesinin ardından gelen çöküş, Japonya'nın kayıp on yıllar olarak anılan uzun durgunluk dönemine girmesine yol açtı. Bu deneyim önemli bir ders verdi: Döviz piyasasında doğru görünen bir müdahale, yanlış ekonomik tercihlerle birleştiğinde uzun vadeli yeni dengesizliklere yol açabilir.

1998 Asya Finans Krizi sırasında da ABD ve Japonya, piyasalardaki güven kaybını sınırlamak ve yen üzerindeki baskıyı azaltmak amacıyla koordinasyon içinde hareket etti. Çünkü finans piyasalarında güven kaybolduğunda, sorun hiçbir zaman tek bir ülkenin sınırları içinde kalmıyor.

Bugün yaşananları Plaza Anlaşması'nın tekrarı olarak görmek doğru olmaz. Ancak yaklaşık kırk yıl sonra ABD ile Japonya'nın yeniden aynı doğrultuda hareket etmesi, küresel ekonomide benzer kaygıların ortaya çıktığını gösteriyor. Ortak nokta, kontrolsüz kur hareketlerinin finansal istikrar için risk oluşturması.

Bugünkü müdahalenin arkasında yalnızca Japonya'nın ekonomik sorunları yok. Japonya, ABD Hazine tahvillerinin en büyük yatırımcılarından biri olarak küresel finans sistemi açısından da kritik bir konumda bulunuyor. Yen üzerindeki baskının kontrolden çıkması, yalnızca Japon piyasalarını değil, ABD tahvil piyasası başta olmak üzere küresel finansal dengeleri de etkileyebilir. Bu nedenle Washington'ın desteği, yalnızca Japonya'ya yönelik bir dayanışma değil; aynı zamanda küresel finansal istikrarı ve kendi ekonomik çıkarlarını koruma çabası olarak değerlendirilebilir.

Daha geniş açıdan bakıldığında ise bu gelişme, küresel ekonomi anlayışındaki değişimin bir göstergesi. Pandemi, yüksek enflasyon, enerji krizi ve jeopolitik gerilimler, devletleri yeniden ekonominin merkezine taşıdı. Artık merkez bankaları yalnızca faiz belirlemiyor; gerektiğinde tahvil alıyor, döviz piyasalarına müdahale ediyor ve finansal istikrarı korumak için daha aktif rol üstleniyor.

Yine de tarih önemli bir uyarı yapıyor: Döviz müdahaleleri, temel ekonomik dengeler değişmediği sürece kalıcı sonuç üretmez. Faiz farkları ve sermaye hareketleri aynı yönde devam ettiği sürece piyasalar kendi dengesini yeniden arayacaktır. Müdahaleler zaman kazandırabilir, ancak yapısal sorunların yerini tutamaz.

Belki de bugün yaşananların en önemli tarafı, Japon yeninin geleceğinden çok küresel ekonomi hakkında verdiği mesajdır. Dünya yeniden koordineli döviz müdahalelerini konuşuyor. Bu da belirsizliklerin arttığı yeni dönemde devletlerin ve merkez bankalarının ekonomide daha aktif rol almaya devam edeceğini gösteriyor. Çünkü yeni dönemin ekonomisinde mesele artık yalnızca hangi para biriminin değer kazandığı değil; büyük ekonomilerin hangi noktada, ne ölçüde ve hangi araçlarla müdahale etmeye hazır olduğudur.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr'nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: mahfiegilmez.com

Kaynak: Haber Merkezi