Türkiye'de işgücünün pazarlık gücü yok. Sendikalaşma oranı çok düşük çünkü. Ama çoğu şirketin önemli bir fiyat belirleme gücü var. Bu durumda, uygulanacak programın talep artışlarını dizginlemesi gerekiyor. Bunun yolu da mali ve parasal disiplinden geçiyor.

'Enflasyonla mücadele etmek zor bir iş değil' diye yazıp çizince tepkiler geliyor. Hatta bazıları 'formülünü' soruyor. 'Formül' arayışı ilginç; demek ki enflasyonla mücadele mekanik bir iş olarak görülebiliyor. Değil elbette. Önce şunu ıskalamamak gerekiyor: Vaktiyle yüksek enflasyonla yaşamış çok sayıda ülke enflasyonlarını düşük tek haneye düşürdü ve daha önemlisi, bu geçici olmadı; uzun süredir düşük tek haneli enflasyon hüküm sürüyor o ülkelerde.

Demek ki yapılabiliyor. Çok sayıda ülke bunu başardığına göre, o kadar zor bir iş değil. Kaldı ki Türkiye'nin 2002-2016 deneyimi var. 2002 sonunda yüzde 72 olan enflasyon 2004 başladığında tek haneye düşmüştü. Sonra 2017'ye kadar birkaç kez yüzde 10-11 gibi düşük iki haneli düzeyler dışında, ortalama yüzde 8 etrafında salındı enflasyon. Evet, dünya standardına göre o da yüksek bir enflasyon, ama hiç olmazsa bu kadarını başarabilmiştik.

'Talep kaynaklı, maliyet kaynaklı' tartışmasından kurtulmalıyız

Madde madde enflasyonu nasıl düşürebileceğimizi sıralayayım:

1- Önce enflasyon 'talep kaynaklı', yok değil, 'maliyet kaynaklı' gibi tartışmalardan zihnimizi kurtarmak gerekiyor. Enflasyon bir nedenle sıçradı mı, hepsi iç içe giriyor çünkü.

2- Talebin çok önemli olmadığını söyleyen ve kâr-ücret çekişmesini ön plana çıkaran bazı iktisatçılar şunu gözden kaçırıyorlar: talebin canlı olduğu bir ortamda hem fiyat belirleme gücü olan şirketlerin op güçleri daha artıyor hem de işçilerin pazarlık güçleri daha fazla oluyor. Ana akım dışındaki modellerin bir kısmında ücret artışları ve enflasyon denklemlerinde, bu nedenle kapasite kullanım oranı önemli bir belirleyici. En azından bu nedenle talep önemli.

Türkiye'de işgücünün pazarlık gücü yok. Sendikalaşma oranı çok düşük çünkü. Ama çoğu şirketin önemli bir fiyat belirleme gücü var. Bu durumda, uygulanacak programın talep artışlarını dizginlemesi gerekiyor. Bunun yolu da mali ve parasal disiplinden geçiyor. Farklı bir ifadeyle, bütçe açığı kontrol altında olacak, faiz enflasyonun üzerinde belirlenecek ve hızlı kredi genişlemesine izin verilmeyecek.

3- İthal girdi kullanımı çok fazla. Demek ki döviz kuru üretim maliyetlerinin önemli bir belirleyicisi. Kur artışına yol açan eğilimleri törpülemek gerekiyor. Farklı bir ifadeyle, döviz cinsinden mali varlıklara olan talebin düşmesi ve lira cinsinden mali varlıklara olan talebin artması gerekiyor. İşte 'zurnanın zırt dediği yer' ve yanlış anlaşılabilen konu burası.

Döviz cinsinden mali varlıklara olan talebi, sadece faizi enflasyonun belirgin biçimde üzerinde tutarak düşüremezsiniz. Elbette, pozitif reel faiz gerekiyor. Hem talep artışını törpülemek hem de döviz talebini azaltmak için. Ama yeterli değil. Farklı biçimde tekrar edeyim: Yerli paraya olan güveni sadece faiz artışıyla sağlayamazsınız. Sağlasanız bile o kalıcı olmaz. Döviz talebini her an tetikleyecek temel kırılganlıklarınızı da ortadan kaldırmanız gerekiyor. Bunun yolu güveni sağlamaktan geçiyor.

Temel kırılganlıkların başında yargı sistemi var

4- Türkiye'nin temel kırılganlıkları nelerse, onların üzerine gitmek gerekiyor. Açık ki listenin başında yargı sistemi var. Adil ve hızlı çalışan bir yargı sistemi, güvenin sağlanmasının ön koşulu. İkincisi, Eylül 2021'de başlayan garip para politikası enflasyonu yaklaşık 90 puan sıçrattı. O para politikasının uygulanmasına müsaade eden kurumsal yapının (Merkez Bankası yasası) ve anlayışın (düşük faiz-rekabetçi kur-canlı ekonomi) değişmesi gerekiyor. Üçüncüsü, bütçede kara deliklere yol açmayacak bir ihale yasasına ihtiyaç var. Liste uzatılabilir: TÜİK'in kurumsal yapısının değiştirilmesi, rant yasası ve verimliliği artırmak üzere tasarlanmış bir sanayi politikası gibi.

5- Bir önceki maddede sıralanan ilk üç reform çok önemli. Bunların gerçekleştirilmesi bir anda havayı değiştirir. Bu üçünden birincisi ve sonuncusu somut reformlar. Ama ikincisi somut değil. 'Anlayışın değişmesi' nasıl reform olabilir? Şöyle olabilir: Düşük faiz-rekabetçi kur-canlı ekonomi üçlüsünün önemli temel kırılganlıkları olan bir ülkede yıkıcı bir politika olduğunu, onu tasarlayanların ve uygulayanların çıkıp açık açık söylemeleri ve özeleştiri yapmaları gerekir. Yaparlar mı? O benim konum değil; ben enflasyonla bu ülkede mevcut koşullar altında nasıl mücadele edilebileceğiyle ilgiliyim.

6- Dış koşullar elbette olumlu olursa enflasyonla mücadele daha kolay olur. Ama ona yapılabilecek bir şey yok. Bize düşen işimizi doğru yapmak.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr'nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com

Kaynak: Haber Merkezi